BİR HİKAYE NEDEN YAZILIR

Bir hikaye neden yazılır?

Bir hikaye, neden yazılır? Hem de kendi hikayemiz değilse o, neden bunca zahmete girilir? Gücünün sınırlarını gerçekte görmekten korkan, ahlaki engellere yakalanan birinin fantezi dünyasının eylemi midir hikaye yazmak ve aynı koşullanmalara maruz kalıp içi sıkılan, fantezide dahi o gücü bulamayan bireylerin hayranlıkla kendini meşrulaştıran edimi midir hikaye okumaktan zevk almak? Öyle ise, ne diye çekinirim her sayfanın başına oturduğumda, güzel yazma kaygısı nereden gelir; hem kurmacada güzel ne demektir? 

Bir hayat neden yaşanır? Neden pasif kalmaz insan da didine didine yolunu arar, başkalarını arar, merak eder? Merakı sorgulamasam iyidir her şey, yoluna koyulamayacak, cevaplanamayacak sual yokmuş gibi gözükür. Merak, hakikaten de bir zemine yaraşır duruyor. Fakat neden merak ederiz, neden devam eder, inat ederiz diye sorduğumda ise içine fırlatılmışlık, zaten yaşıyor olmak, bari ondan zevk almak gibi cümlelerle itilip kakılan merak, yaşamaktan çok iyi ve mutlu yaşamaya bir cevapmış gibi gözükürken yaşam da, esiri olduğumuz ilk efendi gibi bizi zorla var kılıyor.

Fakat bu soru, hikaye yazmanın nedeni, bana zaten üretimime başlamışken hatta biraz yol almışken ulaşmıştı. Sormamıştım hiç, kalemlerden büyülenmem nedendi, ya kitaplara gömülüp hayatımı aralarında geçirmek istemem neden. Bir şey hakkında yazmak isterken ve sonuna geldiğimde, çoktandır kendim hakkında yazdığımı fark etmemem için dua eder halde iken sormuştum: yabancısı olduğum bir şeyi yazabilir miyim, ya da neden yazmak isterim? Çok da yabancısı olmadığımı mı görmek isterim, dünyayı küçültmek, bilmediğimi öğrenmiş olmanın dahi içsel bir keşiften ibaret olduğunun farkına varmak, hakimiyet mi kurmak isterim yalnızca; yoksa bunun tersi mi doğrudur? Baktığım aralıkta ilerlemek, bakış açımı başkalarının üstünde de egemenlik kurarak meşrulaştırmak, kendimde hazır bulduğum zenginliği harekete koymak mı isterim? İlk defa böyle sorular yavan gelmiyor bana. 

Bu soruyu sorar sormaz kapağına, başlığına bakarak ‘bu ne ola ki’ dediğim bir kitap geliyor aklıma ve elime alıyorum: esersiz ortaklık kitabın adı. Sorumu sorduran yazmak eyleminin kendisi iken, bu soruyu bir bağlama oturtup anlaşılır kılan da hala yazılmaya devam eden benim ve kitabın kelimeleri oluyor. Kitap, siyasi ve politik meselelerle açılışını yaparken ben de acaba, en nihayetinde kendi politik sorumu bulmak mı üzereyim, yazmak eylemim en sonunda hem de benim kurmam lazım gelmeden yabancı dediğim ve beni çevreleyen sosyal düzleme mi oturtacak kendini diyerek umutlanıyorum. Ortaklık ve aşılamayan ufuk olarak komunizmden bahsediyor Jean Luc-Nancy. Burada yeniden dimağımda, Nancy’nin bir yerde bahsettiği Epikürcü o imge beliriyor: atomlar ve clinamen. Biri madde iken diğeri sanki hayata içkin hareket, yani çarpışma ve sapma; fakat daha önemlisi, atomların birbiri ile karşılaşmasının ihtimali.

Dünyanın mümkünatı da clinamenin mevcut olmasından dolayı aslında. Çünkü dünya dediğimiz topluluk ve olayları, bireylerden önce geliyor, bireyler ne olduklarını ve kimliklerini hep içinde bulundukları ağdan ayrışarak, bir analitik süreç sonucunda buluyorlar. Fakat bu paradigmada Nancy bireyi bir atom olarak görmüyor. Bizim Bireyleşmemiz de atom ve clinamenlerden sonra geliyor. Tam bu cümleyi yazarken biz neden bu modelde atomun yerini tutmuyoruz diye soracaktım fakat sonrasında Nancy’nin verdiği bir örneği hatırladım, ve daha onu bile yazamadan aklımda beliren bir başka soruyu da cevaplamış oldum. Sonuncu adımdan başlayarak zihinsel sürecimi takip ediyorum.

Öncelikle biz atom değiliz, çünkü birbirimizin varlığının farkındayız. Bu da ister istemez bizim bilincimizin atomların karşılaşmasından sonra meydana geldiğini gösteriyor çünkü atomik seviyede konum tayini (kim olduğumuz) ve algı (ötekinin farkındalığı) bir tek bu çarpışmalar aracılığıyla gerçekleşebiliyor. Dahası biz dediğimiz şey, yani bilincin koşullanması, bilincin kökeninden sonra gelmiyor, bilinç koşullu olarak yani sosyal ve tarihsel süreçlerin mayasından oluşuyor. Birey olmak, birey olarak yalnız kalabilmek hep bu ilk hareketi, bir topluluktan ayrışma hareketini hatırlatıyor bize. Yalnız kalmak bile, kendimizi tecrit ettiğimiz diğerlerinin mevcudiyetinden dolayı mümkün oluyor. Nancy işte, Bireyin yaşamını da mümkün kılan tekilliği ele alacak, bu tekillerin ortaklaşmasını ileriki sayfalarda ütopyalara ve mitlere bağlayacak. Dolayısıyla bir “şey” neden yaşar, yaşamaya isteklidir, öyle ki ayrışır, birey olur; birey ölür fakat ölümünden önce ölmüştür, çünkü sadece yaşamı görebilen birey, ölümüne kördür; öyle ise neden yaşar, hatta çaba verir.. İşte bu sorular belki neden hikaye yazdığımıza değil ama hikaye yazarken neyi yazdığımıza ve bu hikaye yazımının nasıl bir eylem olduğuna ışık tutacak gibi gözüküyor. 

“Varlık kendinin dışındadır, ele geçirilmesi olanaksız bir dışsallıktır veya belki de bu dışsallıktan oluştuğunu, asli ve ölçüye gelmez bir bağ geliştirdiğini fakat kendi kendisiyle ilişki kuramayan bir dıştan oluştuğunu söylemek daha doğru olabilir.”

Varlık zaten dışsalsa benim içimde olup da dışarıda karşılığı olmayacak, benim düşündüğüm fakat hali hazırda bir ifade içermeyen bir şey olamaz, o zaman hikaye de zaten benden çok bize aittir, benim ifade ederek karşıma aldığım sana, hayatımı anlatarak hayat ettiğim bana, bizi anlatarak adımızı koyduğum bize…

Fakat yine de hepsinden bir kaçış mümkün değil mi? Neden hikaye yazıyoruz, kurmaca nedir sorusu, çok da bir dolayıma uğramadan beni neden ölmüyoruz, yaşam nedir sorularına götürüyor. Evet, varlık zaten kendisinin dışında ise eğer, hikaye yazıyoruz biz de ve bir iletişim mevcuttur, benim kendi içimde yaptığım kah sözlü kah sözsüz diyaloglarda, algımda, her bakışta. O zaman yaşam ile hikayeleştirme arasında paylaşılmayan unsur da kalmıyor demektir, yaşam sadece benden ibaret kılamadığım fakat benim üzerimden örülen yaşamımdır da, bizim olduğu kadar benimdir, benim olduğu kadar ortaktır. Fakat bu tespitler, semptomvari tavır, bana hayata içkin bir değer sunmuyor ki, bizim neden sadece yaşamadığımızı fakat yaşarken çabaladığımızı; kör uyanmadığımızı fakat her gün anlamlandırmak için yaşamak kadar çaba sarfettiğimizi açıklasın. Karamsar olduğumdan değil fakat meraklı olduğumdan yeniden ve daha bir güçlü soruyorum bu sefer: biz neden yaşıyoruz? Ve neden sadece yaşamıyoruz da, boş vererek yaşamak ölmek ile eşdeğermişcesine çokça didiniyoruz yaşarken? 

Neden yazdığımız hakkında daha başka şeyler de düşünür oldum. Bazen fersah fersah yol kat ediyorum düşüncelerimde fakat hepsi, hepsi yalnızca dışarıda bir şeye, bir şeyciğe tekabül ediyor oluyor. Ve bu bir şey, beni ne çok değişik şekilde etkilemiş oluyor! Sanki bütün dünyanın asfaltı bedenimden geçiyor. Spinoza’ın tahayyülündeki insan böyle olsa gerek: bir şeylerden çokça etkilenen bir bedene sahip olmak iyidir. Anlamak için altın boynuzlu geçitlerin var demektir, kuytularda, kuyularda aramana gerek yoktur. Rahatsızlık iyidir, neden? Etkilerinden sıyrılıp sebepleri en sonunda da bütün resmi, dünyanın senin cismindeki boyasını anlamaya götürür seni. Anlamak da iyidir, onu istersin çünkü, merak edersin. Merakın cevapsız kalınca mutsuz olursun. Sen, mutsuz olmak istememekle yaşamaya ve meraka yönlendirilen bir tekil varlıksın. Niye okuyorum, etkileniyorum çünkü; ve bundan mesudum, onun açabileceği yollardan ve ihtimallerden ötürü bir müddet olsun etki altında kalmaya razıyım. 

Etkilenmelerim somut mudur? Bir süre olsun canlı kalırlar mı, pır pır kanatlarını muhafaza etmeme izin verirler mi? Dalga dalga süpürmeden onlar bedenimi, tenimde marine ederim onları, bir şey yaparım onlardan. Evet, somutlaşırlar çünkü ifade onları da içeren bir ışık hüzmesi gibidir. Ve ben bu sefer sormam neden diye, neden diye sormadığım her anım dört kişiye can verir, dört farklı karaktere, dört farklı insan doğururum ben, ve tek kendi bedenlerini de değil: evlerini, bakkallarını, sokaklarını doğururum. Sevgilerini ve geçmişlerini de. Yaratımın karşısında neden sorusu baki kalamıyor. Kendimden dışarısı olmak demek yokluk karşısında inat etmekten çok evrilmek demekmiş: hem sen kalarak hem başkası olarak açılmak, katlarından doğmak. Bir yapabilirim desem, can vereceğim, muktedir olduğuma inansam Tanrı olacağım… Hikaye yazarsam eğer, olan bu olacak yaşam kadar hikaye, hikaye kadar yaşam, insan kadar bir Tanrı olacağım, ve evladım, evlatlarım, etkilenmelerimin benimle sohbeti, bu insancıklar, hepsi de kalem ve kağıt ile, bir kağıdın üzerinde fakat zihnimizde sonsuz devinimlerde… Ben Tanrı olmak için yazıyorum o halde: yabancı bana yabancıdır fakat anlayabilirim onu çünkü Tanrıyımdır ve dünya dar gelir bana. Ben ölmem, ve de yaşamam bir insan bedeninde, fakat anlayabilirim onları; nitekim soruların cevabı bendedir. O halde dünyam varlıkların tümü ve ölümler alemi kadar da geniştir, renklidir. Bir omuz başı kadar dar, bir ip kadar uzun dünyam için, Tanrıyım ben, bu anlıkta. Sonrasında kendi hayatıma da belki bir Tanrı gibi bakabileceğim, ve etkilerimle doğup etkilerimle ölebilecek, ölmeden dünyanın boyasının kaç kuruş olduğunu görebileceğim. 

Bir Cevap Yazın

Inositol Mag sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin