HERAKLEİA:
BİR CAHİLİN SEYİR DEFTERİ
Cehaletimin noksan bıraktığı ipuçlarını, Herakleia’nın tarihine olan körlük ve sağırlığımı, yörenin coğrafyasına karşı duyduğum hayranlık ve hassasiyet saklıyordu benden. Uzanmış, şekil almış dev kaya parçaları, birbirini taklit eden, fakat gözün takibine paralel, giderek pürüzsüzleşen sıra dağları karşısına almış, aralarına tuzlu ve ılık Bafa Gölü konumlanmış. Köyün eski muhtarının abisi ile bir gece vakti karşılaştığımızda çakırkeyif halde köyün kahvehanesinden dönüyordu. Bafa gölüne, balıklardan hal hatır sormak, bir de istekliler mi oltalara takılıvermiş yemek lokmalarını yutmaya bakıvermek için gidiyordu. Bize gölde kefal, dil balığı olduğunu söyledi. Kefallerin çıkıp çıkmadığı çok belli olurmuş çünkü atlaya atlaya ilerlerlermiş. Ben erken vakit uyandığım günler haricinde çok az yüzeyde halkalar aça aça, iğne gibi dele dele su direncini ilerleyen kefal gördüm. Fakat manzaramdan gölün üzerine kara tüyleriyle üçerli beşerli minik kaya localarında konumlanmış, uzun süre kıpırdamadan ciddiyetle oturan karabataklar eksik olmuyor. Bu serpiştirilmiş kaya parçaları haricinde göl üzerinde bir gün bizim de tekneyle zar zor çıkartma yaptığımız, eski insanların çeper gibi sınırlarını taş yapılarla çevrelediği diğerlerine nazaran daha büyük fakat yine de tam teşekküllü bir ada olamayan bir toprak parçası duruyor. Buraya nihayet vardığımızda ise kemerli bir yapı ve sonradan keşfettiğimiz dar odacıklar dışında adanın büyük bir çoğunluğunu samanların, dikenli yaban otlarının ve keçi boklarının kapladığını gördük. Yine de ada beni özellikle dönüş yolunda büyülü bir gerçekliğe sürüklemeyi başardı, çünkü adayı arkama verip yüzdüğümde önümdeki ezelden beri aynılığını sürdürmüş işte o Herakleia’ydı: yosun mavisi dağlar, gölden daha büyük bir sonsuzluğu kucağında besleyen Bafa, ve tuzlu suyunun göğe birden fazla noktada karıştığı ufuk çizgilerinden bir seri.
Her gün aynı eski yoldan köyün merkezine tırmandık. İnekler, tezekleri ve ağıllar bitiyordu her köşe başında. Köylüler güler yüzlü, ve bize el emeği ürünlerini satmaya çalışmadıkları zamanlar dahil misafirperverlerdi. Bir çiftin evi tabelasında Bouleterion, meclis binası yazan bir antik enkazı bahçe bilmişti. Çekinerek bahçe kapısını her açtığımızda aynı çifti, teyzeyi baş örtülü lakin amcayı sıcaktan bunalmış çıplak göğsü ile, bahçenin ortasına iki sandalye bir semaver çekmiş otururken gördük. İşte sefer boyunca böyle anlarda hep o zamansız Herakleia’nın varlığı belirdi. Meclis binası tanımazdı bizim çiftin koçunu, bahçeye bağlanmış ve üzerinde debelenen. Fakat önemi de yoktu, çünkü meclis binasını buraya dikenler de bir piyondu; asıl sahibi hepimizin, buraya yerleşme, buradan olma arzusunu terimize tane tane işleyen, bugün de dün ve tanık olmadığımız evvelsi günler gibi, bahçe duvarının berisinden yükselen, puslu fakat görkemli o yaman dağlar, kayalar, Herakleia’nın ruhu idi. Mitik oluş zamanın doğaya değil insana içkin olmasından, insanın bu zamansızlığa karşılık sonsuzluğu uydurmasından doğmuş, bunu anladım. Belki de anladığımı sandım çünkü Herakleia’nın ruhu önce beni çetin ve ümitsiz köşelerde dolandırdı, sonra güneşiyle üzerime doğdu ve bana yeşili, maviyi kendi şartlarına göre tekrar öğretti. İki gün içinde iki duygusal kutbun haz merkezlerinde beni dolaştırıp bütün dünyamı kendisine sığdırmayı ve kendisinde yaratmayı başardı ve ben farklı mekanların neye lazım geldiğini dahi unuttum. Yaşamaya ne değer sorusunun doğru cevabı merak idi, ve biz Herakleia’ya her şeyi, gördüğümüz ve duyup duyamadığımız bütün olgularını sormak için geldiğimizden ona bir ömürden daha fazlasını borçlandık.
Herakleia’da kefaller bir kere değil, iki kere sıçrarsa tekneler çapalarını salar ve karabataklarla yarışmak üzere erken saatlerde durgun sulara açılırlar. Aşıkları derin uykularından ısrarcı ötüşler uyandırır. Öğlen geldiğinde ise uykudan sonraki ikinci ölüm yaşanır, güneş fani bedenlere sur olur, zayıf gölgeler uzuvlara yapışır ve akli melekeler ikindi ezanı okunana kadar atmosferde hayaller kurar. Gölden güneş yanıklarımızı satın aldıktan sonra toprak cazibesini geri kazanır ve adımlar kendilerini mermerin kahveleştiği birkaç medeniyet görmüş köy yollarında bulur. Bunlardan biri Agoraya varır, ilerisinde ise Athena (?) tapınağı vardır, burada her beşeri yapı sonsuzluğa çeper olmuş, yine de onu çevrelemekten aciz kalmışlardır. Burada dost güneş değil aydır, sarı ışıklar sönümlenirken uyanan bedenler ay kudretlendikçe göğe saldıkları akli melekelerini bir bir toplarlar.
Sanki devlerin koparıp biçimlendirdiği büyük taşlardan inşa edilmiştir bütün her şey, fakat bu devler bir sivrisinek vızıltısında bile sanatı doğuran arzuyu duymuşlardır, zira köylülerin ağzından bize derler ki müzik baldan tatlıdır. Meraktır yaşamı ve seferi mümkün kılan ve bulanık bir arayışta buluşan işte biz, her önümüze çıkan varlıkta ya bir ad ya da bir meziyet görmeyi iyi biliriz. Fakat Herakleia deneyimledik ki onu ararken yararlandığımız kavramlardan daha fazlasıydı. O hala yaşıyordu, uhrevi bir birlik olarak (hepimizi farklı nedenlerle buraya çeken hissin birliği) veyahut bir kar tanesi gibi her tekilde. Bazen Herakleia bir inek olarak belirir, kepçe kulakları oval yüzüne birer küpe. Bazen tapınağın apış arasındaki bir kertenkele, ya da kendisini doğuran gecesi. Her seferinde denizden yansıyan suretimden temsil gücü daha kudretli olmak koşuluyla o da bana bakar geri. Fakat ortak bakışımızda bana yabancı bir madde eklenmiştir, hemencecik tanıyamam onu. Herakleia, güncel adıyla Kapıkırı, bende kendi duygulanışlarını ve ifadelerini izlemektedir. Fakat çoktur işte o, ne yalnız bir bölge ne de tarihi bir hikayedir; o aynı zamanda beyaz entarili Sappho’nun şiirleri, sıcak havanının kokusuyla kurduğum bağ, çiçekler, kör ve sağır inleyen nine, gizem, kader, bir uğraştır.
Kendimden şüphe duyduğum bir an ofladı, ben ölmedim daha!
Ve ben sustuğumda denizden kefal ağaçlardan ağustos böcekleri yükseldi.
Kapıkırı’ndan not: Bugün kentin nasıl olageldiğinin hikayesini öğrendik. Yaşlıların babalarının babaları keçileriyle beraber, bu dağın ötesinden Muğla’da son bulacak bir göç yolculuğuna başlarlar. Bu yol Herakleia’ya vardığında keçiler otlanır, karınları doyar ve uyur. Bunu gören köylüler bu yörenin güzel ve verimli, yerleşmeye elverişli olduğuna kanaat getirirler. Hiçbir zaman Muğla’ya devam etmeyen bu göç burada hayvancılıkla geçinilecek bir köy yaşantısının başlangıcı olur. Evleri taşlara kurulur, arka bahçeleri hayvanlarına otlak olur. Köyün girişinde kemerli bir kapı, coğrafyası da bozkır olduğundan adı Kapı-kırı olarak kalır. Burada yaşam, geçmişin ötelenen bir tekrarına benziyor benim için. Bir çivi dahi çakamıyor köylüler evlerine, çatıyı onaramıyor, zeytin ağacı dikemiyor. Herakleia’nın koruyucuları haline geliyorlar adeta. Tur rehberleri ısrarla sattıkları bu bilezikleri, yazmaları nasıl yapacaklarını öğretiyor onlara, para kazanırlar diye. Köylü yine de köylü olarak kalıyor, zira bayram günü sıcak tepede, terim enseme varmış yürürken kadınları tarafından baştan aşağı süzülüyor, kimlerden olduğum soruluyor. Hatice teyze ile tanışıyoruz, bize önce avlusundan taze soğan, maydanoz veriyor; bir sonraki gün kahve içmek için uğradığımızda bize balık çıkartıyor, mangalda pişirmelik. Avcı bir kocası var, bize manastırı göstereceği gün ve saatte karar kılıp vedalaşıyoruz. Grup kendi Herakleia suretlerini görmek üzere hafif esen meltemden kuvvet, dağılıyor.
