KILIBIK
Bana yaklaştı. Merhaba, dedi. Adım kılıbık. Beni çiğner misiniz? Detaylarında anlaştık, bir işhanının dördüncü katında yere boylu boyunca uzandı, saç derisi köşeyi öptü. Üzerine çıktım, telefona çekildi yeşil etekliğimden görünen ayak bileklerim. Parmak uçlarımla basayım istedi, çok hafifsiniz beni 92 kilo voleybol oyuncusu bir kız çiğnedi
dedi. Daha sert dedi fakat ne de kibardı, böyle kibarlar farkında olmaz da kaburgaları da kendileri gibi kırılgandır diye korkup daha basamadım. Hoş, neye yazardı zaten benim iki tanem kadarlar çıkmış tepinmişti üzerinde, bana da videosunu ricam üstüne göstermemiş miydi. İndim üzerinden, binadan da indik beraber. Paramı verdi, paramı aldım. Gitti, yüzünü hatırlamıyorum, sadece kamerayı koyduğu yerden ikimizin nasıl göründüğünü hayal edebiliyorum.
Bana yaklaştı merhaba dedi, yüzünde yanık izleri vardı. Benim adım kılıbık, beni yakar mısınız? Detaylarında anlaştık, bir çıkmaz sokağın sonuna kadar gittik. Bir kibrit kutusu çıkardı, bir de kağıt. Üzerinde numaralar vardı. Metalden yeşil çöp kutusuna attı elindeki kağıdı, çöp kovası dumana boğuldu, öksürükler duyuyorum sandım. Kapüşonunu indirdi, kelliği ortaya çıktı. Sırıttı, ama tam beceremedi, beceriksizliğinden çekindim, ben de yanarım diye korktum. Nazikçe boynunun arkasından tutup yüzünü çöp kovasına batırdım. Çığlık çığlığa bağırıyordu, sevinç naraları atıyordu, sanki Tanrılarla savaşından galip gelmişti. Şimdilik. Daha fazla batır, daha çok diyordu ama yeterdi artık, belki tekrar yanmak isterdi. Hep onu düşündüğümden yüzünü bir parça
gelecek deneyimlere ayırmak istedim. Onu yukarı çektim. Bana teşekkür etti. Paramı verdi, paramı aldım. Gitti, yüzünü çok net hatırlıyorum fakat kokusu, o kokuyu hatırlamak dahi istemiyorum.
Bana yaklaştı bu sefer arkamdan. Ensemde bir nefes hissettim. Alışık değilim kafatasımın boynum ile birleşiminde duran o çukurda bir adamın nefesinin bıçağa dönüşmesini. Gümüş sular indi omurgamdan. Benim adım kılıbık dedi, izlememe izin verir misiniz? Soyunacak ve tuvalete oturacaktım, o kadar. Detaylarında anlaştık, bıçağa gerek olmadığını izah ettim, kılıbıkları severdim. Bu gecenin sonunda bağıracak biri varsa o ben değildim. Starbucks’ın tuvaletine gittik. Önce temizlikçileri hallettim, bir köşeye yığdım. Sonrasında kılıbığıma emir verdim ki hünerlerini misafirlerimizin üzerinde göstersin. Hay hay kraliçem dedi, ve o da temize bağladı. Dediğim gibi detaylar çabucak halledivedilirdi. İnsan kendi faydasını gözetmesin… Tuvaletin kapısını açtım, kılıbığımı korkutmadan içeri soktum. Bıçağını kendisine doğrultmuştu, silahından gözlerini korumak için bir süre uğraş vermem gerekti. Kendisine gelince gözlerini bana döndürmesini söyledim. Gözlerimi sana döndürüyorum kraliçem dedi, büyülenmişcesine. Soyundum tuvalete oturdum. Sonra bir dünya yarattım orada, peçeteler, pislikler, ve beyaz seramikten tuvalet kapakları ile. Bittiğinde güneş doğmaya başlamış, kılıbığın bacakları aynı yerde dikelip birazcık bile itiraz göstermemekten ötürü uyuşmuşlardı. Büyüsünü bozdum. Paramı verdi, paramı aldım. Starbucks’ın kapısından sabaha ve Taksim meydanı simitçilerine uğurladım onu. Ne güzel, bazıları yaktıkları ocakta simitlerini ısıtmaya başlamıştır bile diye düşündüm. Ne de olsa aylardan aralık. Güzel kokuyor sabah, Starbucks ise çürümeye başlamış.
Kılıbık, kılıbık, kılıbık. Merhaba dedi kılıbıklardan üç tanesi, biz yeni geldik buraya, bize yol yordam göstermez misiniz? Aptal olmalarından gelen bir komiklik yerleşmişti yüzlerine. Böylelerini hiç sevmem, ellerinden kaza çıkar, hep en nadide anlarda osurmaları gelir. Tamam dedim, sıkılmıştım, bu yaz günü de onlardan daha iyi değildi ne de olsa. Macera. Benimle gelin, ama bilin ki bu isteğiniz size çok para harcatacak.
Tamam dediler, peşime düştüler, dört kişi ip gibi sıralanarak yürüdük. Karaköye kadar indik. Benim için almak istedikleri her gülü kendilerine küpe, dövme yapmalarını emrettim. Böylece Galatadan inene kadar çingene çocuklar dövmüştü onları ve kulakları paramparça olmuştu. Yere atılıp kırılmış tüm bira şişelerini ayakkabılarına doldurttum
böylece ayakları da birer kan havuzu oldu. Ve ne zaman süt mısırcısı görseler yemelerini talep ettim onlardan öyle ki en sonunda birbirlerinin kapüşonlarına kusmadan ilerleyemez oldular.
Fakat en nihayetinde metronun geçtiği Haliç köprüsünün altına iki büklüm üç kılıbığım ile ben vardığımızda değişmişlerdi. Bu deneyimlerden bir tanesinde o yüzlerindeki aptallığı silmeyi başarmış ve güzellik nedir öğretmiştim onlara. Kötü tarafı ise niyetleri değişmişti. Beni sevmiyor, beni bir güzel becerip atmak istiyorlardı sadece. Siktirin
oradan dedim, siz kılıbık filan değilsiniz. Ancak ince ruhlu, pisliklerden geçip yine de en çok kendisinden nefret etmeyi becerebilecek kadar beyefendiler kılıbık olarak kalmayı becerebilir. Ve bana sataşmak istediler fakat ayakları acıyor, kulakları duymuyor idi. Ayrıca dimdik duramıyor boyuna karınlarını tutuyorlardı. Böylece onları birbirlerine
çarptım ve uzuvları birbirine karışınca onların bir ucundan çekip denize attım onları. Sanıyorum ki bir balıkçı avladı onları, önce talihsiz olduğuna inandı oltasının ucundakinin balık olmadığını görünce fakat sonra yanındaki daha genç bir tanesi haber bültenlerini arayınca insan dünyasının ihtimallerine şaşıp abazanın teki oluverdi birden.
Kılıbıklar sokakta tükenmişti. Böylece ben kılıbık rolüne büründüm, genç bir kızın arkasından, nefesimi bile hissettirmeyerek ona ilerledim. Ona kameramanım dedim, film çekiyorum dedim, sanat camiasından bir adamı, büyük olasılıkla da işsiz ve parasız bir adamı, içinde uyanan sorumluluk bilincine güvenerek sevmesi için ikna ettim. Üzerime çıksın, beni o şeker ayakları ile dövsün, örgüleri iki yana sallansın istedim. Heidinin kuzusu olayım yarabbim, Taksimde her şey mümkün değil midir? İstanbulda her şey mümkündür, şimdi bu kız da öyle düşünüyor. Kimdir bilmiyorum, fakat o benim yönetmen olmadığımı anladı anlayacak. Yine de ilgilenmiş duruyor, onu üzmek, zarar vermek istemiyorum. Tek istediğim üzülmek ve zarara uğramak. Evet bir işhanı, burası olur. Kalbim dayanmıyor heyecana, asansörü çağıracağım. Sorular duyuyorum: ne kadar sürecek, ne yapacağım. Hayır, asansöre binmek istemiyorum. Tamam diyorum, sen ne istersen hanımım, döv beni anneciğim, hadi yukarı çıkalım. Temizlikçilerden, her yerde bit gibi üreyen şu işe yaramaz apartman görevlilerinden uzağa, tepelere, kule tepelerine çıkalım. Yer serin, oldukça komik gözüküyorum. Üzerime çıkıyor, etekliği kızdan ayrı bir dansa tutulmuş. Hayır olmaz, hissetmiyorum bile, konuşamıyor olduğuma bakma, çok hafifsin sen, daha aşağı, lütfen daha aşağı bas. Tamam bari gerçekçi bas, kaburgama
bas, mide boşluğuma bas. Tamam, yorulduysan gidelim. Koleksiyonerim ben, görüyor musun bak işte ötekileri. Yalnız değilsin, aman benden daha yalnız olma sen. Paranı veriyorum, paranı alıyorum. Yeter sorma artık, bu bir rüyaydı, hem seni tanımıyorum ya bana zarar verirsen? Senden daha hassas bir durumda olduğum kesin.
Bir salyangoz cüretkar bir şekilde yapraktan yere indi, biraz yuvarlandıktan sonra asfaltın ortasında durdu. Ne uzakta daha iyi çiçekler olduğunu bildiğinden ne de üreme isteğinden ötürü idi bu hareketi. Öylesine, meraktan, yapabildiğinden ve yaptığından ötürü şimdi asfaltın ortasındaydı işte. Arkasında gümüş bir iz bıraka bıraka ilerledi.
Sonra çat. Bir ayakkabı vurdu üstüne ve öldü.
