FERİT EDGÜ’DE RİTİM Ve Çeşİtlİlİk

FERİT EDGÜ'DE RİTİM VE ÇEŞİTLİLİK

Hakkâri’de Bir Mevsim kitabında Türkçe’nin, kitabın kapağını açmadan önce sahip olduğunu bilmediğim estetik bir damarı yatıyordu. Özgönderimsel yazılardan her ne kadar gına gelse de, kitabın ilk bölümünü es geçebilecek kadar hoşgörüyü gösterebilmiştim yazarına. Çünkü, kendi bile farkında olmadığı kuvvetlerle uğraşıyordu, sezmiştim bunu ve bu cesaretinden dolayı ona bir şans vermiştim.

Eğer Türk Edebiyatı modernizm dönemi eserlerini daha iyi bilsem ilk okuduğumda, şiirin o zamanlar düzyazıya zaten kendiliğinden, denizin kıyıya vurması gibi zamanın olağan akışında, yaklaştığını bilsem, Ferit Edgü’ye böyle kıyak geçer miydim, bilemiyorum. Önsöz ve sonsöz diye tanıttığı girizgah güzel açılıyor oysa:

Hak.kentim
çileli gözlerin
cüzzamlı derin
ve — kar ile devam eder adın.
İrtifa bin altı yüz metre.
Nüfus on bin
yarısı asker.
Ne yolun var, ne suyun —
yarlar arasından akan ve yaza doğru dağlardan eriyen karlarla birlikte taşan Zap’ını saymazsak.
Adın gibi garip bir kentsin Hak.
Sende yaşayanlar
ne tanrılar, ne insanlar
hiçbir iz bırakmamış gibiler.

Roman ve akabinde dil, benim için öyle bir seviyeye geldi ki, ikisinde de aradığım kriterler maalesef olumsuz: Ben, romanın nasıl yazılması gerektiğini unuttum. Bir kitap nedir, bilmiyorum. Fakat, bazı kelimelerin aşındığını, gereğinden fazla ve uluorta kullanıldıklarından ötürü, onlara daha fazla dokunmanın, onları alıp da daha terleri soğumadan yeni cümlelere sokmanın neredeyse bir suç olduğunu düşünüyorum. Hiçbirimiz bir diğerine bağlı değiliz, ama kullandığımız dilin tarihselliğine bağlıyız ya, zira o bizim kanvasımız ve elimiz ve gelecek ihtimalimiz; işte bu dil üzerinden geçmiş eylemlere bağlıyız.

Şu kelimeleri kullanmak neredeyse taciz seviyesine vardı: akış, akmak, yol, yolcu, bilinmezlik, an, seyahat, deney, deneyim, karanlık, dipsiz, kayıp, yabancı, arayış, gezgin.

Ve şu öbekler artık hiçbir anlamı mimlemezler: “Ben kayboldum,” “Kimim ben?”, “Sana yazıyorum,” “Bu yazı,” “Öykümü anlatmalıyım,” ya da “Ey okur,”

Aslında
ben, bakış, görüş, boşluk, kayıp, yabancılık, yalnızlık
gibi nesnel dünyada bir şeyi, durumu, davranışı imlemeyen ve okurun kendisiyle aynı konumda, aynı derdin göbeğinde olmasına güvenerek yazılmış cümleler sık olduğunda, ben yazar bahsinde örtük bir tembellik algılıyorum. Bunu da sevmiyorum. Güvenim kırılıveriyor.

Bu yüzden bazı kelimelerin, ki o kelimeler sessiz çoğunluk olduğundan aslında çoğu kelimenin, yüzüne bakılmamış birkaç on yıl geçtiğinden belki, onlarla açılan sayfalar gördüğümde içim ferahlıyor, genişliyor. Sahip olduğumu bilmediğim bir körlük üzerimden kalkıveriyor.

Bu haliyle ilk sayfasından beni içine çeken, çünkü benden kendisini esirgemeyen, bir şey olmaya çalışmak yerine bir şey anlatmaya çalışan bir kitapken Hak. kentinin. modern ve ferdi destanı Hakkâri’de Bir Mevsim,

Neden sonra yazar yazar olmaya, kitap kitap olmaya, yol yol olmaya çalışır?
Neden “Ey okuyucu!” der ve sonra
“Bana yabancı olanı arıyorum ben,” der ve hemen sonra
“yolun açık olsun,”;
ve sonra artık içinde tutamaz, bize seslendiğine, yakın olduğumuza güvenir ve içinde ne kaldıysa salar:

“Burada yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları. Ola ki, bir gün, yolunu şaşırmış ya da yolunu yitirmiş bir başka gezginin işine yarar.”

Bunu da sineye çekiyorum. ‘Ama kısa sürüyor bu,’ diyorum kendi kendime; ‘ilerliyoruz ne de olsa ve ben, Hakkâri’yi bana tanıtacağına dair bir inançla devam edecek, bu sırada da Ferit Edgü’ye has bir unsur keşfedeceğim,” diyorum.

Ritim.

Gözün sakkadik hareketini taklit edercesine kısa ve tez değişen sahnelerden, birim birim bölümlenen cümlelerden oluşan mısramsı ama konu bütünlüğü bakımından düzyazı diye geçen o yazım şekli.

Ferit Edgü’ye ait olan bu işte.

Yabancı olduğunu, “Ben yabancıyım,” diye bağırmadan okura karşı, söylemenin en güzel yolu bu olmalı.

Bir kere, bu tür “Ben şuyum, buyum, yalnızım, bir başımayım” türünden bağırışlar beyhude, akılda kalmıyor; ne gerçek ne de metaforlar. Üstü geçilecek, yer dolduracak, “placeholder” tanımına giren cümleler. Ve çöp, her yeri doldurmuşken, biraz da çöple yazıda karşılaşmak yalnızca can sıkıyor.

Oysa Ferit Edgü, birazdan aktaracağım dizelerinde, kahramanın pilav kaşıklamasını ne güzel anlatıyor.

O DİZELER BOYUNCA ADAM SADECE PİLAV KAŞIKLIYOR.
YAPMASI GEREKTİĞİ GİBİ.

Düşünmüyor.

Dertlenmiyor.

Düşüncesi ve dertlenmesi orada bulunanlardan ve somut sorunundan kökleniyor, hemencecik hayatını genellemiyor, kuşbakışı bir pozisyon alıp

BEN DE BÖYLEYİM İŞTE!

demiyor (ta ki diyene kadar).

“Yabancı olmak, yolda olmak, tek olmak nedir?” diye sormuyor. (Ta ki sorana kadar.) Keza bunları kendimize böyle açık açık sorduğumuz anlar çok nadir, çok mahrem ve hep de başka, daha pratik bir sorunun gölgesinin altında belli belirsiz, değil midir?

Kim varoluşsal sancısını çocuk doğurur, böbrek taşı düşürür gibi uluorta ve zamansızca yaşıyor? Hepimiz kalibre ediyoruz, bu sancıları sarhoşluklara denk düşürüyoruz, filmlerde ağlarken boşaltıyoruz. Samimiyet kurmak istediğimiz insana doğru yöneltiyor, bazen de yalnızca bir silah olarak kullanıyoruz. Ama bunu, kentin ortasına, ya da istersen kent kisvesinde bir bozkır, yabanıl toprak parçası olsun bu, ıslak tabldottan bize yağlı, terli yüzünü dönmüş yemeğimize, yemeğin oturduğu masaya, bakkala, hastaneye, yola, gerçekten bize yabancı olan yabancıya taşımıyoruz. Belki sigara aralarına taşıyoruz, belki de arabanın pis soğuk camına alnımızı dayadığımızda onun hakkında düşünüyoruz ama bu kadar açık ve saçık değil yine de. Alnımızın üşüdüğünü düşünüyor, para hesabı yapıyor, telefonu kurcalıyor, arada bir de nedir bu hayat, ya da 21. yüzyıl filanından bir cümle serpiştiriyoruz ya, bunu hep bir süs, dekor olarak, filminin derin olmayan bir sahnesine derinlik katmak isteyen senariste özenerek yapıyoruz sanki.

İşte Ferit Edgü bunu yapmadığı zaman ne güzel bir ritmin pençesine düşüyor cümleleri:


Bitirdiğimde, aynı adam geldi, bu kez ne yiyeceğimi sordu.
Pilav ve yoğurt, dedim.
Bir tabağın içinde, o güne değin yemediğim türde bir pilavla, bir başka tabakta yoğurt geldi.
Bir kaşık pilavdan, bir kaşık yoğurttan aldım.
Karşımdaki adamlar bana bakıyorlar.
Bir kaşık pilav —
Karşımdakiler gözlerini dikmiş bana bakıyorlar.
Bir kaşık yoğurt —
Kaşık, bardak gürültüleri de yok.
Sessizliğin sesi yalnız duyduğum.
Bir kaşık —
Yemeklerini bırakmışlar. Sandalyelerinde dimdik
oturmuş gözlerini bana dikmişler.
Bir kaşık —
Terlemeye başladım.
Bir —
Bıraktım kaşığı.
Su içmek istedim.
Ağzımda çamur tadı.
Bana bakıyorlar.
Ben de onlara bakıyorum.
Her şeyi bıraktım.
Kaşığı. Pilavı. Yoğurdu. Su bardağını.
Doğruldum sandalyede.
Ben de gözlerimi onlara diktim.
Başları bir örtüyle kapalı bu adamların.
Yüzleri esmer. Güneş yanığı.
Üstlerinde hemen hemen bir örnek ceket.
Koyu renk, çizgili bir kumaştan.
Kiminin gözleri sürmeli.
Ya ben?
Onlar beni nasıl görüyorlar?
Uzun, sanki günlerdir süren bir sessizliğin içindeydik.
Bakışlarımız donup kalmıştı.
O an, bir bomba olup patlamak istedim.
Oysa, ancak oturduğum yerden kalkmayı, elimi cebime sokup bir kâğıt parçasını masanın üstüne bırakmayı ve onların bakışları arasında kapıdan çıkmayı başarabildim.
Yalnızdım.
İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.
Mide bulantım içinde yalnızdım
.
İnceden bir yağmur başlamıştı.
Kafama, yüzüme düşen yağmur taneleri kızgın bir demire düşer gibiydi.
Cız! Cızz! Cızzz!

Burada olanları şöyle yorumlamak gerektiğini düşünüyorum: Ferit Edgü’nün Hakkari’ye göreve gittiğini biliyoruz. Orada sanırsam erliğini öğretmen olarak geçiriyor. Yani asker. Yani gerçekten de yabancı. Peki bir yabancı nedir? Öncelikle merak konusudur, bir dükkana girdiğinde gözler onun üstündedir, yoldan geçerken tüm kahvehanenin direkleri oynar adeta, dükkanla beraber içindekiler de döner, geçeni süzerler, tepeden aşağı. Buraya kadar iyi. Ferit Edgü bir lokantaya girmiş ve onu süzmüşler, o iri yarı adamların arasında kendini aşağılık hissetmiş. Bunlar yaşanmış. Tam anlamıyla böyle yaşanmadıysa bile soyut olarak yaşamış, içinde yaşamış, bu minvalde olaylar onun ya da birinin başına olagelmiş. Belki lokanta değil de berbere girdiğinde, ya da ilk konuştuğu insanda, bunlar olmuş. Ki kitabında da zaten hepsine, diğer dükkanlara, bakkala da berbere de yer vermekte.

Olan biteni betimlerken Ferit Edgü bir usta. Nerede keseceğini, nerede iç diyaloğu araya sokacağını biliyor. Kaşığın metalini ağzımda hissediyorum, pirinç bitiyor ama ben kolumu kıpırdatamıyorum, bakışların altında donmuşum. Tüm bunları, okurken yaşıyorum.

Fakat sonre ne oluyor? Ferit Edgü bu olaydan bir çıkarım yapmak istiyor. Sanki olayın kendi içinde yetersiz olduğuna emin olmuş, biri onu ikna etmiş. Demiş ki: Yazar kendi deneyimini insanlık deneyimiyle bağdaştırmalı. Ve o da gitmiş, insanlık deneyiminin tematik yaşandığına inanır olmuş. Belki de kolayına gelmiş. Yabancının yabancılık yaşadığını, mutsuzun mutsuzluk nedir bildiğini falan düşünür olmuş.

Zaten sorun da bu değil mi, tembellik buradan kaynaklanmıyor mu? Yabancılık çekiyor olabilirim, ama bu yabancılığı Ferit Edgü’yle beraber kaşık ucundaki pirinçlerle yeterince çekmedim mi zaten? Ne ara fırsat bulup kendime ne olduğumu söyledim?

Bu itiraf kültürü, sanki bizde kilise varmış da günah çıkartmak huyumuzmuş gibi, nereden geldi boynumuza dolandı, bilmem. Ama son zamanlarda daha da artmak suretiyle ben, böyle yeni bir oluşun baş gösterdiğine tanığım ve itiraf ediyorum: Topundan nefret ediyorum. Çünkü olmayan bir deneyimi var gibi yazıyorlar ve bunu tamamen bilinçsizce, daha başka yüksek bir hedefe sahip olmadan, bir deneysellik iddiası içinde bulunmadan, tamamen tembelliklerinden yapıyorlar. Ben de tembel birini okumak için tembelim, onlardan daha çok hem de. Hem tembel, hem aksi.

Nitekim Ferit Edgü’de de bu damar sonlara doğru giderek artıyor. Ama dedim ya, kendisi benim daha önce Türkçe edebiyatta karşılaşmadığım bir tat da yakalamış gibi gelmekte bana; ayrıca bunun da asker adımı ritmi (pat pat patpat, pat pat patpat gibi tekrara ve 2:2:1:1 tarzından yarımlar, tamlar) ile benzerlik gösteriyor olduğunu sanmaktayım. Bu yürüyüşte ilerlemek sayfalarda, benim gerçekten de dağ tepe aşmama, soğukta üşümeme, odunda orantısız ısınmama, çocuklarla dersliğe girmeme ve onlarla beraber okumakta kıt kalmama izin veriyor. Bazen öyle iyi uyum sağlıyor ki, okuduğumu unutuyorum.

Ama sonra yazar kahraman (ki ana karakteri yazar yapmak kadar tembellik olabilir mi, maalesef ne de yaygındır bu. Yalnızca bazı Alman şairler bu topa girişmelidir, başkası değil,) odasına çekiliyor ve tefekkürde bulunuyor. Tefekkürü fakat, bilmediğimiz sulara uzanmıyor; oysa bilinçaltı gerçekse eğer, bir cadı kazanı kaynayıp durmaz mı yüzeyin berisinde? Ve biz her durduğumuzda hayatımızı gözden geçirirken, ona ilişkin bir örüntü yakalasak bile bu örüntünün elemanları olarak hep farklı konular, yaşanmışlıklarla karşılaşmaz mıyız? Zaten örüntüyü örüntü yapan farklı olan her şeye aynılık etiketi yapıştırabilmesi değil midir? Yazı zaten aynı olanı bir de örüntü içine sıkıştırmaya çalışınca okur, ki o da bir insandır, canı vardır, her an kalkıp gidebilir; boğulur gibi olmaz mı?

Her yabancı aynı yabancılık şemsiyesinin altında güneşlenmez. Yol, biricik değildir. Yolculuk hep yolda olmanın bilincini getirmez.

Ve insanlar arasında genelde durdukları pozisyon birbirlerine yakın diye, bir dayanışma görülmesini beklemek, politik tarihe, insan tarihine kayıtsız kalmak, bu tarih ve sınıf bilincini ve yine tarihsel ve sınıfsal başarısızlıkları edebiyatına getirmekte yetersiz kalmaktır.

Nasıl olur da bütün kitap boyunca ana kahraman hakkında daha yeni hiçbir şey öğrenmem? Nasıl olur da Hak. kent şaşırtmaz beni? Bir olayın etrafında nasıl döner her şey?

Bu “tekniği” uygulayan bir tek Ferit Edgü olsa, diyeceğim ki deneyselliği vardır kendisinin, bir şey denemektedir, iyi de kötü de olsa cesurdur.

Aslında biraz cesurdur, yarım cesurdur, pilav kaşıklayacak kadar cesurdur.

Ama biliyorum ki bu teknik aslında yazının gerçekle ilişkisini bilmemekten gelir. Yazıyı putlaştırmaktan, yazıya dökülen her şeyin gerçekten daha önemli olduğunu düşünmekten gelir.

Değil. Hayattan bir parça yazı da. Eğer daha önemli görüyorsan; yazarken geçen zamanı, hayattan ayrı görüyorsan, yaptığın işe, yazarlığına, zevkin pençesinden alıp seni disipline soktu diye gizliden gizliye kin tutuyorsun demektir. Yazarlığın nasıl olması gerektiği hakkında ve yalnızlık, sapına kadar yalnızlık hakkında erkek cümlelerle ahkam kesiyorsun demektir. Belki de bir Ege köyüne yerleşmeli ve herkesin o hayalini (bknz: the dream) daha bugünden yaşamaya başlamalı ve yalnızca küçük bir çocuk surat asınca, onun için, hikâyeler yazmalısın. Başka bir zamanda değil.

Diğer türlü yazıyla gerçek arasındaki bağlantı (ki bu bağlantının ne olduğu hep değişir ama sorulması gereken bir soru olarak hep ufukta bekler) hiç iredelenmemişse yazı somut materyal olarak kalır: İki boyutlu bir yüzey üstüne genellikle siyah renkte işlenmiş formüller, semboller.

Ve bu şekilde hiç çekiciliği yoktur.

Ben de en sonunda baktım kitap giderek deneyimin, yaşantının yerine geçmeye çalışan bu içedönük (ama içselliği bu temalar üzerinden oluşturmaya çalışacak kadar da mekanik) cümlelerle dolmakta, hiç gocunmadım, ben de büyüklendim, bir heykeltıraş gibi Ferit Edgü’nün içinden güzel olanı çekip çıkarmaya çalıştım.

Böylece bir süre sayfalar şuna benzedi.

Pişman değilim. Yalnızca dili öğrenmeye, tanımaya çalışmakla kafayı bozdum. Anlatmak nedir, nasıl yapılır kavramayı ve repertuarımı genişletmeyi çok istiyorum. Tembel olmamak, çok istiyorum.

Küçük kalmak istiyorum, çok.

Bir Cevap Yazın

Back To Top

Inositol Mag sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin